Ana sayfa :: Makaleler :: 11.07.2011 - Aleviler mi Şii Yoksa Şiiler mi Alevi ve kim Sünnidir?
Yorumlar: 0

Aleviler mi Şii Yoksa Şiiler mi Alevi ve kim Sünnidir?



Yazar: Burhanettin Dağ

 

Allah’ın adıyla

Mezhepler ve ekoller  hakkında   bir  tanım  yapıldığı zaman, ilmi hareket edilmeli, ilmi gerçekçilik  siyasi, sosyal veya  kültürel  mülahazalara ve maksatlara  feda edilmemeli ve   bu  bağlamda  objektiv olunmalı ve subjektiv  yaklaşımlardan  şiddetle  kaçınmak  gerek. Biz  bir  mektep veya mezhep  hakkında  bir   tanım ve  yorum  yaptığımızda mezhebin  tarihi  gelişim  seyri  ile  temel itikadi, kelami  ve ameli ilke ve  prensiplerini esas alarak  hareket etmeliyiz. Aksi  takdirde  ilmilikten   uzaklaşmış ve konuya  bağımsız  bir yaklaşım sergilemiş  olamayız.

Yaşadığımız   bu  asırda, ilim  alanında  çok büyük  illerlemeler kaydedilmiştir, çağ ilim çağıdır.  Ancak  gerek  dini ve  gerekse  bilimsel ilerlemeler  maalesef  siyasilerin esaretinden  kurtulmamıştır.  Asrımız  bir açıdan da  ilmin esareti asrıdır. Bilim adamlarının  buluş ve  keşfiyatları sayesinde bu kadar  kıyımlar  yapılmakta ve tabiat  tahrib edilmektedir. Tabiki  bilim adamlarının  istekleri  doğrultusunda ve  siyasilerin baskısından  uzak olarak  ilmi  kazanımlardan yararlanılmış  olsaydı   hali alem  bu olmayacaktı.  Dini  ilimler  için de  aynısını söylemek mümkündür. Siyasilerin  baskısı  neticesinde  verilen  fetvalar İslam alemini  kan ve  göz yaşına  boğmuştur. Bu  konuda  söylenecek  çok söz  vardır. Ama   bu kadarıyla  iktifa ediyoruz. Arif  olan insanlara  bir işaret  yeter. Bu tehlikeleri gayb aşina  gözüyle gören Resulü Ekrem (s.a.a) dikkatlerimizi  gerçek alimlerin  kimler  olduğuna  çekmek  için  şöyle  buyurmuştur: “En kötü alim, yöneticinin  kapısında  dolanandır, en hayırlı  yönetici  ise alimin evini ziyaret edendir‘‘

Gelelim asıl  konumuza alevilik mi  şiiliktir  yoksa  şiilik mi alevilik  ve sünnilik  nedir? Olayın tarihi  seyrine  bakalım. Üçüncü  halife  Osman  bin Affan döneminden itibaren    bu iki  kavramın çok daha  bariz  bir  şekil aldığını  görüyoruz. Osmaniler ve Aleviler.  Daha  önceden Resulü Ekrem Ali ve  Şiası  hakkında  beyanlarda  bulunmuştur. Bu  cümleden  ‘‘Ali ve taraftarları  hakk  üzeredirler.‘‘  “Ali nerdeyse  hak ordadır. Ali  hak  ile ve  hak Ali  iledir.“

Bu   anlamda   bir  çok rivayet hadis kitaplarımızda  mevcut  bulunmaktadır. Emevilerin ilk yıllarında  dahi  bu kavramlar yani  Osmaniyun ve Aleviyun kavramları  kullanılıyordu.  Emeviler,  İmam Aliyi  raşid  halifelerden saymıyorlardı. Hariciler  ise halifeleri  iki  olarak  sınırlandırmışlardı yani Şeyheyn. Hilafet  otuz  senedir  şeklindeki  riavayet  doğru  olsaydı herkesten  ziyade rivayete  bağlılıkta  ısrar eden hariciler  buna  istinatta bulunacaklardı. Bu  rivayeti de  Emevilerin  kendi hükümranlıklarını  dini olarak  da  yorumlamak  için  geliştirmiş  oldukları kaderi  yaklaşım çerçevesinde  uydurdukları bir  mevzu  hadis  olarak  görmek  lazım. Eğer Hilafet  otuz sene  ile   sınırlandırılmış ise, Hilafet  devleti  kurmak  için hem  geçmişte ve hem de  bugün gösterilen  bunca  çaba  neden? Raşid halifelerin  dörde  çıkarılması ve  dörtle  sınırlandırılması  daha  sonraki  bir düzenlemedir. Nasıl ki  hiristiyanlar  İncilleri  dört ile   sınırlandırdılar, bundan etkilenen  müslümanlarda  hilafeti  dört  ile ve  mezhepleri  de  dört ile  sınırlandırma   gibi  bir  taklide  koyuldular. Mezkur  hadis, Bu bağlamda varolan   ve  halifeleri  veya  imamları on iki ile  sınırlayan ve  hepsini Kureyş veya  Haşimilerden  öngören   hadisle  çelişmektedir. Tabiki  Şii hadis  kaynaklarında  bunların  hepsinin Hz. Ali  ve  Fatima (a.s)‘ın evlatlarından  olduğuna  tasrih  edilmiştir.

Kesinlikle  bu rivayetlerden biri doğrudur. Hilafet  ile  ilgili  hadis  eğer sahih  idiyse. Emeviler  niye  İmam  Aliyi  raşid  halife   saymıyorlardı. Emevi  kelamcıları ve  muhadisleri de  aynı  yaklaşımı sergilemişlerdir.Hariciler de hem  İmam Aliyi ve  hem de Hz.Osmanı  halife  olarak görmemişlerdir. Hilafetin otuz  sene  sınırlandırılmasını kabul edersek altından çıkamıyacağımız  bir  çok  fıkhi ve  kelami soruyla  karşı  karşıya kalırız.

Emevilerin iktidarı güçlendikçe  Osmaniyun  kavramının  yerini Emeviyuna terk ettiğini ve Aleviyun kavramının  ise  olduğu  gibi  kaldığını ve tüm Ehl-i Beyt  taraftarlarının  ortak  ismi olarak  süregeldiğini  görüyoruz.  Emeviler daha sonraki  dönemlerde Aleviyun kelimesinin  taşıdığı anlam ve  verdiği ilham gücünü  kırmak için, kasıtlı olarak  Rafidi (rafizı) kelimesini kullandığını görüyoruz.  O zaman  bu  kavrama yüklenen anlam  ile  günümüzdeki anlam yükü tamamen farklıydı. Aynen  Kızılbaşlık kelimesinin taşıdığı anlam yükünde  olduğu  gibi. Rafıdi  otortieyi  kabul etmeyen  kişi veya  akımlara  deniliyordu. Emevi ve  Abbasi saltanatını  meşru  görmeyenler de  zaten Aleviler  idi. Yani  Alevi  eşittir   Rafızi.  Bu anlamda  mezhep  imamları ve bilhassa İmam-ı Azam ve   İmam Şafii de rafizidirler. Çünkü  otortiteyi meşru  görmemişlerdir. Zamanla  bu kelimeye,  dini  kabul etmeyenler anlamı yüklendiyse de  bunun  ilmiliği veya gerçekliği  yoktur. Bu tür  kavram ve  kelimelerin  siaysi iktidarlar ve  hatta dini otoriteler  tarafından tarihte ve günümüzde  çokca  manupüle  edildiğini görüyoruz.

Bu  kavramlardan  birisi  de  Ehl-i  Sünnet  kavramıdır.  Bu  kavramın ilk çıkışıyla  günümüzde  buna yüklenen  anlam arasında  dağlar  kadar  fark vardır. Yani  İmam Azam Ebu Hanife  sünniliğiyle kralların ve   sultanların veya  hatta  günümüzde  varolan sünnilik arasındaki  farkta olduğu  gibi. Ehl-i Sünnet   kavramı ilk  olarak  kelami   mekteplere  bu  cümleden. Mütezile, Eşarilik Cebriye ve  Murciye  gibi kelami  mekteplerden  uzak  duran ve  hadislerle  yetinip akli ve  felsefi   yaklaşım ve  yorumlardan  uzak duranlara Ehl-i Sünnet veya  Ehl-i  hadis deniliyordu.  Daha  sonraları   Muaviye   660 senesinde  saltanatını  kurunca  o seneyi  cemaat  yılı  olarak  ilan etti. Kendisini  sünnet ehl-i  görenlerin  çoğu  cemaat  sloganıyla  birleşince  Ehli Sünnet  vel  cemaat  oluştu.  Bu anlamda   İmam  Azam  bir  Ehl-i Sünnet değildi. Akılcı ve  rasyonel  bir  kimseydi.  Çok az  hadise  istinat ettiği bilinen  ilmi  bir  gerçek.

Mezhep  imamları  bildikleri  doğrulardan  taviz  vermediler, dayak  yediler, idamla  yargılandılar, cezaevlerinde  şehit  edildiler ama  zalim  sultalara ve yönetimlere  boyun eğmediler. Hiç bir  mezhep  imamı  Ehl-i  Beyte  karşı bir alternatif  çizgi  geliştirmemiştir. İmam Azamdan  biat talep edildiğinde, ben  Beni Hasanla  biat etmişim  o  biatı  doğru  buluyorum. Abbasi yönetimini  meşru  görmediği için onlara kadılık yapmaktan  kaçınıyor ve İmam  Zeydin  başlatmış  olduğu  kıyamı  ise  maddi ve  manevi  olarak destekliyor.  İmam Şafii  için de  durum  bundan ibarettir. Rafizilikle suçlanıyor ve  mahkemede  şu meşhur  cümlesini  beyan ediyor:  ‘‘ Eğer  Ehl-i  Beyti sevmek rafizilik ise ins ve  cin  şahit  olsun ki  ben  Rafızıyim.‘‘Kendi  şiir  divanına  bakınız. ‘‘ Ben dinde  ve  nesebte  şiiyim diyor‘‘ Bu durum  İmam Malik ve   Ahmed  bin Hanbel  için de  geçerlidir. İmam  Musa Kazım  (a.s)  Harun  Reşit  tarafından  şehit edildiğinde,  Harun Ahmed  İbn-i Hanbelden  İmamın tabii  ölümüyle   öldüğüne dair bir  beyanda bulunmasını  isteyince, Ahmed  ibni hanbel  Allah’a  yemin ederim ki  güneşi  sağ elime ve  ayı da  son elim  verseniz  yin de İmam Musa Kazımın  tabii ölümle  öldüğünü  söylemiyeceğim. Bu  imamların hepsi, peygamberliğin şekillendiği,   meleklerin  inip çıktığı evde  büyüyen  ve  ilim kaynağı  olan Ehl-i  Beyt  imamlarından kesbi  ilim ve  marifet etmişlerdir.  Bu büyük  zevat güçleri nisbetinde  İslama  hizmet etmişlerdir.  Ehl-i Beyti resulullahı  bırakıp  Emevi veya  Abbasi  sultanlarının  yanında  yer almamışlardır.  İslam  böylesi evlatlara sahip  olmaktan dolayı  iftihar eder.

Bir  başka  ifadeyle  Muhammedi  sünnete  ittiba anlamında  Sunnilik   ile Emevi, Abbasi ve  diğer  saltanatların  uygulamalarına  meşruiyet kazandıran ve  alet edilen  sunnilik arasında  yerden göğe  fark  vardır.  Bu durum  Ehl-i  Beytin   sünneti  nebeviyeyi ayakta  tutmak ve   asil  İslamı ihya etmek  için verdiği mücadele  çüzgisinde yer alanlarla,  tarih sürecinde ve  günümüzde bir çok zamanlar  padişahlar veya İslam dışı  ideolojiler tarafından manupüle  ve  ters  yüz edilen  Alevilik için de  geçerlidir. Alevilik,  Allah Resulünün  pak ve temiz  olan mirasını  muhafaza etmek ve ümmetinde  meydana  gelen   bozulmayı ıslah etmek  için  Ehl-i Beyt imamlarının öncülüğünde  verilen mucadeledir. Alevilik,  İslam‘ın zulme ve siteme   karşı  koymayı  esas  edinen ve  zilletle  yaşamaktansa  izzetle ölmeyi tercih eden  yorumudur. Allah’a  kulluğu esas alan ve Peygamberin “Ben  ve Ali  Kur’anın  tefsiriyiz“ Bu yaklaşımdan hareketle  Peygamberi ve a Aliyi  örnek edinen  akıma  Alevilik  denir.  Biz  Alinin  irfanını  alıyoruz. Sevgisini alıyoruz ama  fıkhından uzak duruyoruz  şeklindeki  yaklaşımların  tarihi ve  ilmi olarak Alevilikle   bir irtibatı  olamaz. Bu  anlamda, yani peygamberi ve  Ehl-i  Beytini  ve Ehl-i  Beyt  kanalıyla  gelen sünnete ve uygulamaya ters  olmayan ashabın uygulamasını ve  naklini kabul ve yaşatma  anlamında Şiilik te, Sunnilik  te, Alevilik te  aynı musemmanın farklı isimleridir.

Alevilerin   farklı  kolları   olmuştur. Bu  cümleden Fatimiler.  Bunlar kuzey afrikada 11.ve 12 yüzyıllarda  Fatımi  devletini  kurup  bu bölgede  İslama çok büyük  hizmetlerde  bulunmuşlardır. Ezher  üniversitesini  kuran Fatımilerdir. İlk olarak  islam dünyasında  düzenli  okul sistemini uygulamaya koyanlar da  Fatimilerdir. Hiç  bir   hanedan  kuzey Afrikada Fatimiler  kadar  ilme ve eğitime hizmet etmemiştir. Maalesef  son dönemlerinde  bazı sapmalar  olmuştur. Alevilerin bir  kolu da  Zeydilerdir. Zeydiler  başta  yemen  olmak üzere Hint  yarımadası ve  diğer  bazı bölgelerde İslama  hizmet etmişlerdir. Alevi-Bektaşi  kolunun ise  Anadoluda ve  Balkanlarda  İslamın yayılmasında  çok büyük katkıları  olmuştur. Osmanlının ilk  döneminde  saraya ve  devlete  hakim  olan öğreti Alevi-Bektaşi öğretisi  olmuştur. Hemen hemen     kız  çocuğu  olan her  Osmanlı padişahının  kızlarından  birinin adı  Fatima  olmuştur.

Çaldıran  savaşına  kadar Anadoluda Alevi  tabaa yüzde ellinin üstündedir. İki  şahın  krallık ihtirasları  için   mezhepleri kullanması  sebebiyle İslam genel anlamıyla ve Alevilik  ise  özel anlamıyla büyük yaralar almış ve İslam aleminde  gerileme  dönemi  başlamıştır. Safeviler  Orta Asyadan ve Kafkasyadan geri  çekilip  sahayı Ruslara terk etmek ve Osmanlılar  ise Balkanlardan ve daha sonraları  ise  Kuzey Afrikadan geri çeklip  sahayı Avrupalılara terk etmek zorunda  kalmışlardır.

Çaldırandan sonra, Murşitlerini ve  din alimlerini büyük ölçüde  kaybeden ve ilmi  ile  ibadi merkezler  ile  kurum ve  kuruluşlardan  yoksun bırakılan  ve aynı zamanda envai  aksam mezalimlere  maruz  kalan  Alevi  camiası fıkhi ve  ameli olarak, İmamların öğretilerinden uzaklaşmıştır. Canlı  kalan  Ehl-i Beyte  olan  sevgi ve  ahlaki ve  sosyal   bir  takım öğretiler  ile Kerbela hadisesidir.  Alevi  toplumunun Kerbela  şehitlerine  olan sevgisi  yüreklerin derinliklerinden gelen takdire  şayan  kutsi  bir  sevgidir. Bu  sevginin nedeni ve  niçini anlaşılmış ve sevilenlerin  niçin kurban  edildiği derkedilmiş  ve şehitler  serveri  Ebu  Abdullah  İmam  Huseyin  Hazretlerinin çıkış ve kıyamının asıl amacı kavranmış  olsa  bu  sevgi şiirden, şuura ve  söylemden eyleme  dönüşmüş ve bu sevgiyi  besleyenleri  gerçek anlamda  ihya etmiş, dünya ve  ahiret saadeti ve  kurtuluşuna eriştirmiş  olacaktır.

Televizyonlarda  Aleviler  ile Şiileri fıkhı esas alarak  birbirinden  ayırmaya kalkışan  sözde  Profesörler  ya  bunu  kasıtlı  ve  birilerinin  hesabına yapıyorlar  veya haberdar değillerdir. Anadolu  Aleviliğinde  fıkıh  yoktur ve Şiilik  ile  Caferilik   fıkıh  ekseninde  şekillenmiştir  şeklindeki  iddia ve yaklaşımlar  ilmilikten  yoksundur.  Hacı  Bektaşı  Velinin  makalatı  fıkıh  ile başlamaktadır. Alevilikte  fıkıh  yoktur demek: Alevilikte ibadet  kuralları, helal  haram  vacip,  mustehap ve  mekruh  gibi  olgular  yoktur. Buna  diğer dini  ritueller ve  vecibeleri de  eklemek  mümkündür.  Bu büyük  bir  iftiradır. Alevilerin  fıkhi  bilgiden  yoksun  bırakılmış  olmaları. Anadolu  Aleviliğinde fıkıh yoktur  şeklinde  gösterilmesi  makul ve  makbul  bir  yaklaşım değildir. Öte  yandan  Türkiye  dışındaki Alevilik ve  Caferiliği  sadece   fıkıhtan ibaret  bilmekte bilgisizliğin alametidir. Çünkü  Ehl-i Beyt  mektebinin  her büyük alimi ve  mercisi aynı zamanda  bir  ariftir. Genel  anlamda  Ehl-i Beyt mektebinde itikat, şeriat, hakikat, tarikat ve  maarifet  birlikteliği  vardır. Bu hakikatleri  Allah’ın  Kitabından, Peygamberin  Sünnetinden Ehl-i Beyt  ile ashabın uygulamasından  öğrenen ve  Ehl-i Beyt  sevgisiyle  yoğrulan  herkes müslümandır, şiidir, alevidir ve ihyayı  sünnet eden Muhammedi  sunnidir. Bizim mısyonumuz  birleştirmek  olmalı ayırmak  değil.  Peygamber efendimiz  buyuruyor.  “Aramızda  tefrika  oluşturan bizden değildir.‘‘